19 Ağustos 2008 Salı

TAMAM "KEZMAN PARİS'TE" AMA YAZARINIZ ATİ BEY BUNU TAM 20 AY ÖNCE YAZDIĞI KİTAPTA AYNEN SÖYLEMİŞTİ.

Şu sıralarda FB'li futbolcu Mateja Kezman'ın Fransız Paris San Germen takımına transferi yazılıp çiziliyor. Spor basınından internet sözlüklerine bir çok yerde bu olay "Kezman Paris"te başlığıyla duyurulup yorumlanıyor.
Atilla Atalay'ın ARALIK 2006 yılında yayınlanan KİŞİ BAŞINA BİR YALNIZ adlı dev eserinde yer alan "Deliler Denizi" adlı ilk öyküde bu duruma tam yirmi ay önce işaret edilmiş, kullanılacak başlık aynı haliyle okura önceden duyrulmuş idi.
Bu vesileyle bu nostradamusluğumuzdan ötürü BAG editoryası olaraktan kendimizi kutluyor, başarılarımızın artarak devam etmesini niyaz ediyoruz.
"Durmak yok yola devam. "
"Düşün, uygula, neticelendir" diyoruz.


İŞTE O ÖYKÜ (özet)

DELİLER DENİZİ

“Unutmak mı, delisin,
Gitmesem de bekler orada deniz”
Özdemir Asaf

Bak tamamen aklımdan çıkmış şimdi. O gün o masada ne konuşuluyodu da ben sıkıntıdan delireyazdım, hiç bilmiyorum…
Sarhoştum bi de.
Niyeyse, nasıl bir kendine eziyet türüyse yani, insan hatırlamak istiyor. Masadakileri düşününce herhalde futbol mevzuusuydu diyorum kendi kendime…
Hiç sevmem…
Biliyorum, kötü bu. Hayatın bir tarafından, hatta hayattan hiç anlamıyormuşsun gibi oluyor. Çok isterdim gerçekten ama beynimde bişeyler reddediyor. Ha, Fenerliyim bak. Ama Fener ikinci lige düşse haberim olmaz. Evet, o kadar yani.
Aslına bakarsan nedenini de biliyorum gibi.
Ufakken, televizyon yokken… Ah, evet ya, televizyonun olmadığı bir zaman vardı hayatta…Kolay ısınıyor diye küçük bir odada oturuyorduk biz. “Vezüv” markalı kahverengi bir gaz sobamız vardı. Pazar günü ve kış. Hava alabildiğine gri… Öbür odalar soğuk. Küçük odanın duvarları da gri. Vezüv gazsobasının üstündeki tuhaf şekilli kurutma tellerinde henüz yıkanmış çamaşırlar var. O gri küçük oda insanın genzini yakan bir çamaşırsuyu kokusuyla tıkabasa dolu. Ha bir de sobanın boru birleşme yerlerine tutturulmuş salak bir pervane var. Ahmet Dede teneke bir ilaç kutusunu kanat kanat kesip yapmıştı o pervaneyi. Isınan hava yükseliyor işte, teneke ilaç kutusundan yapılma fırıldağı tır tır tır dönderiyor…
Niye peki?
Nedeni yok, öyle işte. Var ya yıllarca rüyalarıma girdi, “tır tır tır” sinir bozucu sesiyle döndü durdu ibne pervane…
Hal böyleyken, dört kişi zor sığdımız gri küçük odada Vezüv Sobası çamaşırsuyu ve gazyağı kokusu eşliğinde haldır haldır yanarken borusundaki manasız pervane tır tır dönüyorken babam cızırtılı bir radyoda maç dinliyordu.
Çok sonra anladım ki; birisi fitbol geyiği çevirmeye başladığı dakkada beni çocukluğumdaki o gri odaya kitliyor. Laf uzarsa ağzıma bir çamaşırsuyu tadı yerleşiyor. Birkaç dakikadan sonra geyikçi kardeş ya da kardeşleri duymamaya başlıyorum. Onlar ağızlarını açıp kapadıkça “tırtırtır” beynimi oyan bir pervane sesi peydahlanıyor. Aksi gibi, “diğer odalar soğuk şimdi” duygusu duruma eşlik ettiği için ordan kolay kolay kalkıp gidemiyorum.
Budur yani… Elimden öbür türlüsü gelmiyor. Yoksa ben istemez miyim sağ kanattan zarif fulelerle ilerleyip “al da at” dercesine bir ortaya kafa koyup fileleri dalgalandırmak…
(…)
Heralde ondan işte, sandalda bir güzel girişti bunlar bana. En çok da vururken “İki çocuğum var” diyen adama hasta oldum. “İki çocuğum var… Lan iki çocuğum var benim be” diyerek aralıksız yumruk atıyordu. Sanki ben onlara bir zarar vermişim. Siniri bozuk heralde diye düşünüp “Bir dakka usta” dedim…
Sandal lincine ara verdiler, kısa bir sessizlik oldu. Sesim bittiydi benim. Sonra adam “İki çocuğum var lan benim şerefsiz” diyip gene vurdu…
İlk gelen kayıkçının, hani askerdeyken SAT Komandosu olan… Hadi, onun kendine göre bir gerekçesi vardı.
“Karımın yanında bana ‘lan’ dedi” diyordu. Bir ara kafamı sandalın livarına soktu. Öliyim diye bekledi. Nefesim az zaten benim, söylemiştim. Bir çok zaman geçti livarın içinde, bu kez gelip şiir okuyan bir amca da olmadı hem. Ölmedim ama…
Sonra işte, masadakilere “teslim ettiler” bunlar beni.
“Canım” dedi masadaki yengelerden biri. Sanırım o dedi diye öbür yenge de “canım” dedi. Neyse topluca “canım” dediler işte. Kurtarıcı kayıkçı masada kendine ikram edilen rakıyı içiyordu.
“Ben” dedi, bir keresinde ruhsal olmuş, delirmiş bu “Adabazarına gidip karımdan ayrı üç ay bir pide fırınında çalıştım, gizlice”
Bak sen…
Masadaki eşek arkadaşlarımdan biri ise
“Sorumluluk” dedi. Gerisini hatırlamıyorum.
Diyelim ki ben masadan kalkıp kendimi denize atmaya gidiyormuşum, buna haber vermem gerekirmiş…
Veririm peki…
Ölsenize lan hepiniz.
Hazır adım durduk yere deliye çıkmışken, şu masadakilere de ruhen bir girişsem diye düşünmedim değil. Hani iddaya göre “Kendimi intihar etmek maksadıynan deniz şeysine girmiş ve askerdeyken komando olan bir kayık mensubu tarafından kurtarılmıştım” ya… Yeriydi yani. Kalkıp bir iki tanesini ısırsam en fazla askerdeyken sıhhiyeci olan biri tarafından tedavi edilirdim. Hazırlardı…
Yapamadım ama. Yorgundum, çok. Niye yaptım bilmiyorum masadaki geyiği harladım.
“Kezman’ı aldık ama” dedim “Bence konulduğu yer önemli”
Aklımda denizler vardı.
“Günün birinde Fransayla maç alırsak ve Kezman gol atarsa başlık hazır”
Var ya, beni hiçbir zaman bu kadar dikkatle dinlemedi bunlar.“Kezman Paris’te… Hani eskiden öyle bir yerli film vardı Kezban Paris’te diye… Ha evet Hülya Koçyiğit oynuyodu”.
(....)